Çağdaş KORKUT <- Blog | Web -> Anasayfa

Vedasız Çekip Gidişim…

Mynet’te çalıştığım 5,5 ay boyunca aynı ortamı paylaşıp az çok muhabbet ettiğim birçok kişi ile vedalaşmadan ayrıldığımı hatırladım birden ve bu konu ile ilgili iki satır yazmak istedim.

Ayrıldığım gün bir Salı günü idi. Şirkette bulunduğum süre boyunca stajyerler dahil, Cuma günü haricinde ayrılan kimseyi görmedim. Ertesi gün Türkiye’deki son (bir süre için son) günümdü ve valiz dahi hazırlamamış olmanın verdiği bir telaş vardı üzerimde.

Ama vedalaşmadan ayrılmamın asıl nedeni, daha doğrusu vedalaş”a”mamamın asıl nedeni: şirket mesai saati bittiği ve çalışanların çıkmaya başladığı saatlerde ben “yine” fazla mesaiye kalmıştım. Bir an hareketlenmeleri farkederek gitmekte olan birkaç kişi ile vedalaştım ama servisine veya asansöre yetişmeye çalışan birçok iş arkadaşıma “hoşçakal” diyemedim.

Açıkçası yeniden anlaşabilirsek Mynet’e geri dönebilirim, benimki tam bir veda sayılmazdı zaten ama şimdi web sitem ile uğraşırken aniden aklıma geldi. Sonradan tekrar gelmemesi için hemen yazdım :)

  • 1 Comment
  • Filed under: Genel
  • Tags: ,

    Biz İnsan Taşıyoruz!

    İETT‘nin meşhur ve gerçekliği sorgulanabilecek sloganı bu: “Biz insan taşıyoruz.”. İETT‘nin yıllardır yapmaya çalıştığı (açıkçası yapmaya çalıştığından emin değilim) olayı Fransa’nın bu küçük şehri gerçekleştirmeyi başarmış.

    Şimdi olayın küçük şehir-büyük şehir boyutu da var tabi. Paris‘te toplu taşıma araçları Rouen’deki kadar rahat değil tabi ki.. Ama inanın İstanbul‘daki araçlar ile de arasında uçuk farklar var. Paris üzerinde biraz daha inceleme yaptıktan sonra o konuya geri döneceğim, şimdilik konu mankeni küçük şehir: Rouen.

    Rouen’de her otobüs durağında, o duraktan geçen otobüslerin harita üzerine çizilmiş güzergahları, güzergah üzerindeki durakları ve bulunduğunuz durağa otobüsün geleceği dakika çizelgesi bulunuyor. Evet saat çizelgesi değil, dakika. Örneğin bu çizelgenin bir kopyasına sahipsiniz ve saatinizi de otobüs saati ile senkronize tutuyorsunuz. Saat 9:27′deki otobüse binmek üzere durağa gidiyorsunuz ama aksilik değil mi otobüs o gün erken varıyor durağa. Hiç sorun değil, otobüsler duraklara erken varırlarsa bile o durağın dakikası gelene kadar durakta bekliyorlar. Tabi ki bunu sağlayan şey, şehrin küçük olması, dolayısıyla da önemli bir trafik akışı olmaması. İstanbul’da bunun yapılması imkansız olurdu ama Eskişehir‘de neden olmasın?

    Toplu taşıma araçlarında dikkatimi çeken bir nokta, insanların oturmak istememeleri oldu. Insanlar yakın mesafelere genelde yürüyerek gidiyorlar. Sabahları benim yurdun yanındaki ormanda paso koşuyorlar ve otobüste de genellikle ayakta seyahat ediyorlar. Açıkçası bu sağlıklı insanların yaşayış biçimine ilk zamanlar uyum sağlayamayarak İstanbul’daki alışkanlıklarımı sürdürüyordum. 2 durak öteye otobüsle gitmek, öğle vaktine kadar uyumak, otobüste-tramvayda kafayı cama dayayıp uyumak :D ama son bir haftadır uyku düzenimi evirip çevirerek biraz normale dönmeye başladım.

    Bu arada geçenlerde biletsiz otobüse bindiğimi ve bunun cezasını öğrenmeden bir daha yapmayacağımı yazmıştım. Cezayı öğrendim. Otobüste biletsiz yakalanmanın cezası 40€ imiş. Ben de mis gibi Astuce kartımı aldım. Aylık yükledim 26,5€ ödeyerek. Kafam rahat.

    Bu arada bu, blogumdaki 100. yazım olmuş, hayırlı olsun bakalım :D

    Dakik Fransızlar

    *30 Ekim 2008

    Fransa’ya ilk varışımın ardından Paris’te Opera diye anılan bir merkezde Gare Saint Lazare isimli tren garını buluşum farklı bir hikaye olur sanırım. Garın içindeki bir şeyden bahsetmek istiyorum. Gişeye ilk girdiğimde – bundan sonra 1-2 hafta daha yapacağım şekilde – lafa “do you speak English?” ile girdim. Neyse ki çoğu Fransız çat-pat da olsa ingilizce konuşuyor. Neyse…

    Rouen’e gitmek istediğimi söyledim fakat ben “ruen” diye telaffuz ettiğimden gişedeki bayan anlamakta biraz zorluk yaşadı :) tabi ben de anlatmakta. Sonra kağıda yazıp gösterdim de şehrin adının “ğua” benzeri bir şekilde telaffuz edildiğini öğrendim. (bu arada telaf(f)uz kelimesini doğru yazıp yazmadığımı bilmiyorum)

    Bir sonraki trenin saatini sorduğumda ise asıl şaşkın dönemim başladı. Kadın “naytii töğti vaa” diyor ve ben nedense anlamıyordum. Tarih desen, olmaz.. saat desen o ne biçim saat falan diye düşünüyordum. Sonunda nineteen kısmını çözdüm de “iyi” dedim “alayım bileti” :) “nasıl olsa saat yediye beş var.. çok beklemem herhalde.”

    Meğer biletin saati 19:31 miş. Dakik fransızlar “half past seven” demek yerine tam dakikasını söylemeyi tercih ettiğinden dolayı ve benim Türkiye’de yuvarlak söylenen saatlere çok alışmış olmamdan dolayı bayağı sorunlu bir bilet alış operasyonu oldu benim için.

    Neyse ki bende de az buçuk dakiklik vardı da çabuk uyum sağladım burdaki sisteme. Şimdi sabah 9:04′te otobüs ile tramvay istasyonuna, oradan da 9:33′te tramvay ile okula gidiyorum. :) şaka şaka. Takılıyorum öyle. Henüz okula falan gittiğim de yok zaten, burada okullar bir hafta tatil. Yani önümüzdeki hafta yeni okulumda ilk günüm olacak.

    İnternet Problemi

    *27 Ekim 2008

    Yazılarımı yazıp yazıp kaydeder oldum. Ne zaman post edebileceğimi bilemiyorum çünkü hala internete bağlanamadım. Benim için tuhaf bir tecrübe oluyor. Her taraf internet kaynağı ile doluyken ben 5 gündür internete bağlanamıyorum.

    Önce yurttaki Wifirst adlı zımbırtının beni yarı yolda bırakması, ardından ESIGELEC’teki internet bağlantısının şifreli olması, ayrıca şehir merkezindeki wifi bağlantıları kullanabilmek için yanımda bilgisayarımı taşımıyor olmam beni internetten uzaklaştıran sebepler.

    Üniversitede bir wifi internet dağıtımı mevcut fakat yarı ingilizce yarı fransızca bu bağlantıya nasıl erişebileceğimi sorunca, bir login’im olması gerektiğini söylediler. Henüz resmi olarak okula kaydım yapılmadığından login bilgisi alabileceğimi sanmamama rağmen bu konuda bir çalışmaya girdim. Iki oda numarası aldım sekreterlikten, bu odalar internet ile ilgili sorularımı cevaplayabileceklermiş (bu arada sekreterler nasıl temiz bir ingilizce konuşuyorlar öyle :) acaip hoşuma gidiyor). Ilk oda kilitliydi. Ikincisini ise bulamadım :).

    Bu yazıyı tepede yazdığım üzere 27 Ekim’de yazdım. Bakalım ne zaman post edebileceğim.

    Fransa’daki İnternet Durumum

    *26 Ekim 2008

    Uzun zamandır bloguma yazamıyorum. “Yazamıyorum” kısmından daha önemli olan “bilgisayar dünyası adına bir şey yazamıyorum”. 23 Ekim 2008′de Fransa’ya geldim ve aynı gün Rouen’deki yurduma yerleştim. Ilk bakışta çok hoşuma giden bir internet sistemi gördüm. Wifirst diye anılan bu sisteme hemen üye oldum. Sistem de benden hemen 20€ tahsil etti fakat Wifirst’ün sağladığı internet sadece birkaç saat kullanma onuruna erişebildim. Yurtta herkes bu zıkkımdan muzdarip.

    Çalışmalarımı yurtta yaptığım ve yurtta internete bağlanamadığım için bir süre daha blog yazılarımı erteleyeceğim. Yurtta yazıp okula gittiğimde post etmek biraz zor geliyor çünkü :).

    Fransa’ya geldiğimden beri ilk kez bir şeyden şikayet ediyorum. Umarım son olur :)

    Rouen’de Ulaşım

    *26 Ekim 2008

    Rouen; Fransa’nın kuzeyinde, Paris’e tren ile 1 saat uzaklıkta küçük ve sevimli bir şehir. Burada ulaşım tamamına metrobüs adı verilen araçlar ile sağlanıyor. Metrobüs; şehrin tamamını dolaşan otobüsler ve 2 hat üzerinde çalışan tramvaylardan oluşuyor.

    Bu araçların tamamında İstanbul’da (İzmir, Ankara, Konya, Eskişehir, Antalya, Çanakkale ve bildiğim kadarıyla Bursa’da da) kullanılan akbil benzeri bir kart kullanılıyor. Otobüs duraklarında veya tramvay istasyonlarında herhangi bir görevli falan bulunmuyor. Örneğin tramvaya bineceğiniz zaman istasyona giriyorsunuz, tramvayı bekliyorsunuz (İstanbul’dan sonra bana tuhaf gelen bir “turnike” eksikliği var), tramvaya bindikten sonra kapıların yakınında bulunan kart okuyuculara manyetik kartınızı veya biletinizi okutuyorsunuz. Aynı şey otobüsler için de geçerli.

    Otobüsün bütün kapılarının içinde ve dışında kapı açma düğmeleri var. Otobüs durduğu zaman bu düğmeler ile kapıyı açabiliyorsunuz ve her kapının yakınında yine bir kart okuyucu bulunuyor ve bileti okutuyorsunuz.

    Geldiğim günden beri buradaki herkes gibi otobüse herhangi bir kapıdan bindikten sonra, bir görevlinin iğneleyici bakışlarına gerek duymadan (ki zaten ortalıkta bu iş için görevli kimse yok, şöför bile bilet olayına ses çıkarmıyor) biletimi okutuyordum.

    Dün tanıştığım Alman bir arkadaşım ile otobüse bindiğimde bilet falan okutmadığını gördüm. Sorduğumda, “bir durak için bilet okutmama gerek yok” dedi. Ardından da “bir durak sonra ineceğiz ve kontrol memuru gelse bile inmiş oluruz” diye ekledi.

    Ben 3 gündür divane gibi şehrin altını üstünü dolaşırken bir tane bile kontrol memuruna denk gelmedim. Dolayısıyla bugün otobüse bindiğimde biletimi okutmadım. Aksilik bu değil mi, ilk denemede kontrol memuru geldi. Fransızca bir şeyler söyledi, biletlerimizi görmek istediğini kör olmadığım sürece anlayabileceğim bir şekilde anlattı. Herkes biletlerini ve manyetik kartlarını çıkarırken bana doğru yaklaştı ve ben ceplerimi karıştırarak elimle “bir saniye, lütfen” işareti yaptım. Neyse ki ineceğim durağa geldik ve ben sakince otobüsten indim de, biletsiz yolcuya nasıl bir ceza verildiğini henüz öğrenemedim.

    Tabi bu denemeyi bir kez daha yapmadan önce cezanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmem gerekiyor. 1,40€ değerindeki biletimi okutmadığım için 10€ gibi bir ceza alırsam hiç hoş olmaz doğal olarak :).

    Bu arada bilet olayı da gayet güzel. 1,40€ karşılığında aldığım “tek yolculuk” (1 voyage) biletimi 1 saat içinde bindiğim her araçta (zaten şehirde otobüs ve tramvaydan başka araç yok) kullanabiliyorum. Ayrıca günlük biletler de mevcut. Şehrin altını üstüne getirdiğim gün aldığım günlük biletin bir zamanlar Akbil olayında da mevcut olan günlük olayından farkı yok. Pardon var galiba. Günlük akbil için ayrıca 9 kez basma sınırı vardı, buradaki günlük bilette öyle bir sınır yok. Ücreti 4€.

    Bilet alma olayları da çok hoşuma gitti. Bir insanın sabahtan akşama kadar bilet satış gişesinde durması oldum olası bana saçma gelirdi zaten, İstanbul’da yeni yeni yaygınlaşmaya başlayanotomatik akbil dolum makineleri gibi makineler var burada. Sadece bozuk para ile çalışıyor (kredi kartı da Kabul ediyor ama şimdilik bozuk para iş görüyor) ve bütün tramvay istasyonlarında ve bazı otobüs duraklarında bulunuyor.

    Rouen’den sesleri dinlediniz. Tekrar görüşmek dileğiyle.

    Au revoir.

    Bir Fransa Hikayesi (Bölüm 4)

    Eminönü’ndeki Emniyet Müdürlüğünde parmak izi engelini aşamadığım için Perşembe günü sabahı Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’ne gitmek zorunda kalmıştım. Ayrıca Cuma günü sabah 8:30 da vize randevum vardı ve bir an önce uçak bileti ayarlamalıydım.

    Chapter 4 – Get Faster Or Die

    Perşembe günü pasaportu alabilmek için döktüğüm dil işe yaramadı. Cuma günü öğleden sonra pasaportumu almaya gelebileceğim söylendi. Yapacak fazla bir şey kalmamış gibiydi. UAİK’ya vermem gereken Öğrenim Sözleşmesi hala duruyordu ve Öğrenci Bilgi Formu da hala bendeydi.

    Araya küçük bir şey sıkıştıracağım. Sanırım olayları hızla anlatırken kaçırmışım.

    Fransa’daki üniversiteden (ESIGELEC) bana gönderilen bir davetiye vardı. Bu davetiyeyi Fransa Konsolosluğu’na vize işlemleri sırasında vermem gerekiyordu. UAİK, bu belgenin “Aslı Gibidir” yapılmış bir kopyasını istedi. Aslı Gibidir işlemini kendi fakültemde yapabileceğimi söyledi.

    Mühendislik Fakültesine gittim, o işlemi Nusret Sarısakal’ın (Mühendislik Fakültesi sekreteri) yaptığını söylediler. Odasına gittim, orada değildi. Yazı işlerine bu işlemi nerede yapabileceğimi sordum; Dekanlıkta yapabileceğimi söylediler. Dekanlığa girdim ve derdimi anlattım. Oradaki bir hanımefendi (sonradan Fransızca bildiğini de öğrenecektim) benimle ilgilendi ve belgeyi dekan yardımcısı beye göstermek üzere bir odaya girdi. Kısa süre sonra beni de çağırdılar. Belgenin ne ayak olduğunu merak ediyorlardı. Erasmus ile ilgili olduğunu, Fransa’daki okuldan geldiğini falan anlattım. Dekan Yardımcısı Bey, “fevrier var şubat demek.. bir de Istanbul var.. gerisini anlamıyorum ben. Aslı gibidir yapamam.” dedi. “Peki” dedim.. “üzerinde yazanları ben size açıklayayım ve bu belgenin bir fotokopisini çekelim, üzerine de: ‘bu fotokopi aslının kopyasıdır’ anlamında bir damga vuralım” dedim. Olmaz dediler. Bunun üzerinde kim bilir ne yazıyor. Yapamayız dediler. Sonra öğrenci işlerinden birini çağırdılar (bu öğrenci işlerindeki ‘şey’I bir daha görürsem çok kötü şeyler olacak) ve o da bir süre oyalandıktan sonra tercümesi falan olmazsa aslı gibidir yapamayacaklarını söyledi.

    O gün bitmişti artık. Ertesi gün Beyazıt’ta bir noter buldum (o sıralar Beyazıt’ta çok işim olduğu için olaylar o civarda dönüyordu benim için) ve aslı gibidir yapacağımı söyledim. Noter ne dese beğenirim… Tercümesi olmazsa aslı gibidir yapamazlarmış. O an fakülteme birazcık hak verdim… Ama “birazcık”…

    Gittim 25 YTL bayılarak kısacık şeyi Türkçeye tercüme ettirdim. Sonra, artık Avcılar’a gitmeye vaktim kalmadığı için notere de 25 YTL bayılarak aslı gibidir yaptım.

    Bu konuyu şimdilik burada kapatalım. Birazdan trajikomik bir noktada tekrar değineceğim.

    UAİK’ya vermem gereken 2 belge ve bir tane davetiyenin aslı gibi olan kopyası duruyordu. Kalktım şirkete gittim. Oradaki şefime haftaya gideceğimi söyledim. Bu andan sonra birkaç şey o kadar hızlı gerçekleşti ki, hem şaşırdım hem de bunu gördüğüme sevindim. Her şey tecrübedir, her tecrübe işe yarar :)

    Şirkete girdiğim Mayıs ayından beri iki kez adam akıllı konuşabildiğim İnsan Kaynakları Müdürü, daha önce çok çok zor durumlarımda (ücretime artış isteyeceğim zamanlarda ve çalışma sürelerimde değişiklik yapacağım zamanlarda) bir türlü benimle konuşmaya vakit ayıramazken ve bana “beni yakalayıp konuşabilirsin” diyerek üzerime iyice sıkıntı bindirirken; bu son olaydan sonra bir anda kendimi onun yanında buldum(bunun olağanüstü bir durum olduğunu biliyorum. Ama personele biraz daha iyi davranmak gerekir. Gerekmez mi?). Şirketten ayrılmanın benim düşündüğüm gibi olmayacağını söyledi. Açıkçası söylediği diğer şeyleri düşünüyorum da, aynı anlama gelen farklı cümleler kurmuş (iki milyon dilde seni seviyorum demek gibi. Bir tanesini söylemek yeterli olabiliyor bazen). O “an”dan itibaren şirketteki işlerimi bitirmeden gidemeyeceğim ima edildi. Açıkçası aldığım ücrete bakılırsa işleri bitirmem için hiçbir neden yoktu. O andan itibaren tecrübe de kazanmıyordum; zira elimdeki işlerin tamamını tek başıma yaptım (yanımdaki şefim de ben vize işleri için falan çıktığım zamanlarda bir şeyleri hallettiğini söylüyordu… %90 ben yapmışım demek ki..). inanılmaz bir trafik içindeydim, gündüzleri bir yandan şirkete diğer yandan resmi işlere koşturuyordum ve geceleri fazla mesaiye kalarak gece 1′e veya 2′ye kadar şirkette kalıyordum. Bunları yapmam için – daha önce de söylediğim gibi – hiçbir neden yoktu. Işi bitirmiş olmak için yapıyordum. Ve bitirdim de. Bana, işi aldığım zaman ya da en azından ayrılmamdan 3-5 gün önce söylenmesi gereken bir şey ben ayrılmadan bir gün önce söylendiği için sistemin küçücük bir noktasında açık kaldı. Onu da kapatmak için, resmi olarak şirketten ayrıldığım gün 4 saat fazla çalıştım ve bir kısmını bitirdim.

    Hikayenin şirket ayağını da tamamladıktan sonra pasaport ve vizeden devam.

    Son olarak şirkete döndüğümden bahsediyordum. Perşembe günü Fransız Konsolosluğu’nu arayarak pasaportumu alamadığımı ve randevumu biraz ertelemenin mümkün olup olmadığını sordum. Cuma 12 yapalım dediler. Düşündüm, pasaportu sabah alırsam yetişebilirdim ama Emniyet Müdürlüğü’ne nasıl güvenebilirdim… Randevumu öğleden sonra yapmak istediğimi söyledim ama öğleden sonra randevu almıyorlarmış, dolayısıyla Pazartesi gününe kaldı. Ben 3-5 gün ileri gider diye düşündüğüm için Pazartesi gözüme çok güzel göründü.

    Cuma günü yine şirketteydim ve kadıköye ucu ucuna yetişebileceğim bir saatte işten çıktım. Artık resmen “şunu da yap, bunu da yap” şeklinde kullanılıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Normal olan muameleye maruz kalıyordum ama en azından “bu çocuk pasaport alacağım dedi, 20 dakikaya çıkacağım dedi, hatta çantasını topluyor ya, bak ‘ben gidiyorum’ da dedi, artık şunu yap demeyeyim” şeklinde bir düşünce bekliyordum ama montum üzerimde, çantam sırtımda ve ben çıkıyorum deyip gidiyorken de ufak noktalarda düzeltme yapmak üzere kod yazmak durumunda kaldım. Bu olaylardan tecrübe kazandım mı? Evet! Teknik olarak kazanmış olmasam da, şirket ahlakı üzerine büyük tecrübeler kazandım.

    Neyse konuyu saptırmayayım.

    Cuma günü bir şekilde Emniyet Müdürlüğü’ne (kapanıştan 10 dakika önce) yetiştim ve pasaportumu aldım.

    Hafta sonunda uçak için rezervasyon yaptım. Çarşamba 18:30 ve Perşembe 14:30 şeklinde iki alternatif vardı, ikisinden de yer ayırttım ve Fransa’daki öğretmenime bir mail attım, hangisinin daha iyi oalcağı ile ilgili. Bu arada biletlerin son satın alma tarihi de Pazartesi günü sabah 11:00 idi.

    Pazartesi günü sabah 8:30 vize randevum için Taksim’e gittim. Saat tam 8:30 da kapı açıldı ve randevusu olanların isimleri okundu. Içeri girdim ve ilk işlem benimdi, ilk randevu alan ben olduğum için sanırım. Işlemlerime başladım. Bütün belgeleri verdim ve davetiyenin aslını verdim (şu meşhur aslı gibidir yapılan davetiyenin aslından bahsediyorum). Görevli ne dese beğenirim… “Bunun fotokopisi yok mu” dedi. Tabi ki vardı. Hemen fotokopisini verdim. Bir yandan da, benim buradaki okul aslı gibi istiyor canımı çıkarıyor, koca konsolosluk basit fotokopi ile yetiniyor diye düşünmüyor da değilim.

    Fotoğraf vesaire de verdikten sonra (internette yazılan bilgilere göre 50€ müracaatta verilecekti) ücreti ne zaman vereceğimi sordum. Görevli bir an yüzünü ekşitti ve “ücretsiz” dedi. “Neyse arıza çıkmasın da, ne olursa ols.. ücretsiz mi..” :) vay be… neyse.

    O iş bittikten sonra Avcılar’a koştum. Staj defterimi Kabul etmemişler, onunla ilgilenmem ve Öğrenim Sözleşmesini tekrar imzalatmam gerekiyordu. Ayrıca saat 11′den önce biletimi almam gerekiyordu. Fransa’yı aradım. Mailimi almadıklarını söylediler, ben de isteğimi tekrar anlattım(Fransızca bilmiyorum, derdimi İngilizce anlattım). Perşembe 14:30 iyiymiş. Onu almaya karar verdim. Avcılara gittim Öğrenim Sözleşmesini Tolga Ensari’ye hızlıca imzalattım ve o arada Erasmus konusunda Tolga Bey ile konuşam bir arkadaşla tanıştım. Aceleden çok konuşamadık kendisiyle ama, burayı okuyorsa durumu farkedecektir zaten :) ki okuduğunu hiç sanmıyorum.

    Staj defterim ile ilgili yalvarma safhasına girmek üzereydim. 6 sayfa staj defteri vermiştim ve uzatmamı istediklerini söylüyorlardı. Ben yaklaşık 2,5 ay boyunca Mynet’te yaptığım işleri şirket kuralları gereği çok detaya inmeden elimden geldiğince açıklamışım. Bana her gün için ayrı ayrı ne yaptığımı yazmamı istediklerini söylediler. O durumda :

    “Pazartesi: sorun tespit edildi. Çözüm için bir yol aranıyor. 3 yol denendi, sonuç başarısız.”

    “Salı: dünkü sorun için 1 yol daha denendi, dünkü çözümler tekrar gözden geçirildi. Sonuç başarısız.”

    Gibi sayfalarım oalcaktı. Bundan daha mantıksız bir şey olamayacağı için direttim. Sayfa sayısını ısrarla artırmayacağımı görünce bazı sayfalarda kaşe olmadığını gördü hocam ve onları kaşeletmemi istedi. Mynet ile hala ilişiğim kesilmediği için o kolay bir işti :). Okuldan saat 10 gibi çıktım ve THY ofisi aramaya başladım. Bir tane buldum ve girdim, biletimi almak için gerekli sihirli sözcükleri söyledim. Yetkili acenta olmadıkları için internette yapılan rezervasyonun satışını yapamayacaklarını söylediler. En yakın yetkili acentanın adresini istedim ve en yakın havaalanında bulabileceğimi söylediler. Saat 10:25 olmuştu bile. Neyse ki metrobüs vardı. Yolda THY’yi arayarak rezervasyon süresini uzatmak istediğimi söyledim (0212 444 0849) ve uzattılar. Havaalanına vardığım zaman büyük şoku ortalıkta ziraat bankası ATM’si göremeyince yaşadım. Alakasız bi milyon tane banka vardı, benim bütün paramın içinde bulunduğu Ziraat yoktu. Sonra banka kartından çekebileceğimiz düşününce rahatladım ama banka kartından çekim yapılınca iade edilemediğini söyleyerek bakna kartından çekmeyeceklerini söylediler (kim söyleyecek, gişedeki satış görevlisi işte). Kredi kartlarımı tek tek denedim.. limiti tutturamadım bir türlü. Sonunda bir kredi kartımdan bir miktar çektirdim ve vize almak için ayırdığım ama konsolosluğun istemediği Euroları vererek hesabı kapattım. Artık biletim cebimdeydi, son iş olarak vize kalmıştı. Şaka maka gidiyordum ama daha önce yazdığım senaryonun gerçekleşmesinden korkmuyor değildim (kısmen gerçekleşti de…).

    Salı günü şirkette kaşe olayını hallettim ve öğleden sonra çıkarak vizemi almaya gittim. Vizeyi hop diye aldım. Sonra okula gidip pop diye staj defterimi teslim ettim. Pat diye şirkete döndüm ve şirkette son günümü yaşamaya başladım. Akşam Cemil’in doğum günüydü ve benim yine fazla mesaiye kalmam gerekiyordu. Neyse çok özele girmeden devam edeyim :).

    Salı günü şirketten ayrıldım. Ben artık yokum diyerek ayrıldım. Ne bir istifa, ne bir dilekçe.. Hiç! Olsun böylesi daha güzel oldu :).

    Çarşamba günü Türkiye’deki son(en azından önümüzdeki 4 ay için son) günümdü ve işsiz geçirecektim. Benden daha mutlu biri olamazdı. UAİK’ya belgelerimi vermeye gittim. Öğrenim sözleşmesini verdim. Öğrenci bilgi formunu verdim. Fransadan gelen davetiyenin aslı gibi olan kopyasını uzattım. Sonra (ülen ne gereği vardı hakkaten, bende kalsaydı ya orjinali.. neyse) “bu belgenin aslını konsolosluk almadı, isterseniz onu verebilirim” dedim. Istedi. Orjinalini verdim. O belgenin aslı gibi olduğu noter tarafından tasdik edilmiş kopyası şu an çantamda duruyor. 60 YTL masraf yapılmış bir belge olduğu için şu an saklıyorum :).

    Perşembe günü UAİK’yı arayarak öğrenim sözleşmemin imzalanıp imzalanmadığını sordum, imzalanmadığını öğrendim (Cuma günü Fransa’dan aradığımda hala imzalanmadığını öğrenecektim). Kadıköy’den Atatürk Havalimanı’na giden otobüs benim de ablamın da aklına gelmediği için binbir eziyet ile Kadıköy-Eminönü-Yusufpaşa-Havalimanı yolunu izledik.

    Havaalanında bagaj işlemini yaparken bagajımın 20 kilodan fazla olması nedeniyle biraz tedirgin olduk ama hiçbir şey söylenmedi ve 26 kiloluk bagajımı hemen aldılar. Sonra pasaport kontroluna girdim. Tam sıra bana geldi ve gişeye girdim. Gişedeki görevli pasaportumda oturma harcı pulu olmadığını söyledi. Ben öyle bir pulun varlığından daha şimdi haberdar oluyordum ve uçağımın kalkmasına 25 dakika vardı.

    Koşarak. Daha hızlı koşarak o pulu buldum (Atatürk havalimanında, pasaport kontrolünden çıkış yönüne göre sol tarafa dönerek 12 saniye koşun. Sonra sağa dönerek diğer uca yetişene kadar koşun. Ardından tekrar sola dönerek DANIŞMA’yı bulana kadar koşun. Danışma’da sorarsanız, hemen sağdaki gişenin aradığınız yer olduğunu size söyleyeceklerdir). Pul için bayağı bir para verdim. Başta 16 YTL dediler. 10 Euro verdim. Para üstü olarak 1 Euro aldım. Olmadı dedim.. Euro çok yükseldi bu ne böyle (o acelede bile yaptığım işe bakın yau). 1 ytl daha aldım ve “amaan” diyerek tekrar koşmaya başladım. Bu arada sürekli olarak ablam konuşuyorum. Ablam da havaalanında bir sağa bir sola koşan kardeşini kaybetmiş, yardımcı olmak istiyor. Sırtımda çantam, elimde laptop çantası onzuma sıkıştırılmış bir cep telefonu ile pasaport kontrolüne geri döndüm. Ablamı orada gördüm ve pul sonrası aldığım YTL leri ona verdim. Bir de YTL ile uğraşmak istemiyordum Fransa’da.

    Sıraya öncelikli girmek için iki tur Güvenlik Görevlisi ile Pasaport Kontrol Amiri arasında dolandıktan sonra girebildim ve sıradakilerden rica ederek en öne geçtim. Bu arada uçağımın kalkmasına 13 dakika kalmıştı. Hızla oradan geçtim ve 214 numaralı çıkış kapısını aramaya başladım. Havaalanında uzun saçlı, iki çanta ile koşan bir şey vardı. Koşmaktan artık ayaklarımda derman kalmamıştı. Neyse ki 214 numarayı buldum. Güvenlik zıkkımından geçmeye çalıştım, kemer, bot falan ne varsa çıkamıştım. Cihaz bana kızdı. Bir daha geçtim. Yine kızdı. Uçağın kalkmasına 8 dakika kalmıştı. Üzerime bir çubuk tuttular ve sonra geçebilirsin dediler. Geçtim. Kemerim elimde, çantalarım bir şekilde arkamdan uçuşur vaziyette koştum.

    Ve sonra, belgenin fotokopisi, fax copy’si veya aslı arasında fark görmeyen, randevu istediğimde mümkün olduğunca aynı gün içinde randevu veren, düzenli yaşayan ve birbirlerine kibar davranan insanların ülkesine gitmek üzere uçağa bindim. Artık önümdeki 4 ay boyunca başka şeyler düşünmem gerekmiyordu. Tek sorun paraydı, ve tek sorun hala para :) bunu da hallettikten sonra keyfime diyecek yok.

    Fransa’daki 3. günümden sevgilerle.

    Çağdaş

    (şaka maka geldiğim günden beri 4 bölümlük Fransa hikayesi yazdım. Sonlara doğru asıl konudan saptım ama fena olmadı gibi. Au revoir!)

    <<<<<< Bölüm 1
    <<<< Bölüm 2
    << Bölüm 3

    Bir Fransa Hikayesi (Bölüm 3)

    Daha önce doldurup dosyama koyduğum Öğrenim Sözleşmesi‘ni UAİK(Uluslararası İlişkiler Kurulu)’ya teslim etmeye gittim. Belgeyi inceleyen Yunus Bey araya eklediğim boş sayfayı beğenmedi. Oysa ilk sayfada yazan “gerekirse boş bir kağıda devam edebilirsiniz” yazısını da gösterdim kendisine… Ama nafile. Benden ikinci sayfadaki tabloyu biraz aşağı kaydırarak, ilk sayfaya sığmayan dersleri ikinci sayfada açacağım boşluğa yazmamı istedi.

    Chapter 3 – Calm Days

    Basit bir şeydi ve biraz daha şansımı zorlayıp Yunus Bey’i ikna edemedikten sonra kabul ettim. Sonra vize ve harçsız pasaport için İstanbul Üniversitesi imzalı belgelerimi aldım. Bu belgelerden birinde kaşe yoktu, onu halletmek için bir görevli ile alt kata indim. Belgeyi yetkiliye uzattım ve belgenin resmi sayısı olmadığını söyledi. (O sırada, “ülen bir iş de yolunda gitmez mi ya” şeklinde düşünüyordum) Neyse üst katı aradılar falan sayıyı öğrenip el ile yazdılar. Imza kaşe maşe ne varsa halledip verdiler belgeyi bana.

    Aynı gün Campus France(Fransa’ya eğitim amaçlı vize almak istiyorsanız başvuracağınız yer burası)’I arayarak vize almak istediğimi belirttim. E-mail adresimi istediler :) çok hoşuma gitti. 5 dakika sonra yapmam gerekenler bir liste olarak mailime geldi.

    Hafta sonu oturdum, fransızca olan web sitesine, mailime gönderilen türkçe yardım dosyası sayesinde üye oldum. Yaklaşık 4 saatimi alan üyelik işleminin ardından gerekli belgeleri falan da toparladım…

    Pazartesi günü Garanti Bankası‘na Campus France’ın istediği 50 YTL’yi yatırdım. Sonra orayı arayarak statü onayı için randevu istedim. Onlar ise belgeleri fax ile yollamamı istediler. Bu işlemleri vize için yaptığımı düşününce daha önce çok basit konularda orjinal döküman isteyen memurlara sinir olmaya başladım. Neyse, belgeleri fax ile yolladım. Sonra şirketten çıkarak Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Aklıma gelen bütün konuları memur beye sıraladım, belki aralarından ilgisini çeken bir şey olur da bana yardımcı olmak ister diye düşündüm. Her şeyi saydım ve sonunda harçsız pasaport yazısını görmek istediğini söyledi. Çıkardım gösterdim. Yazının üzerinde bir imzanın eksik olduğunu söyledi. Cevizlibağ‘da Defterdarlık‘a götürmem gerektiğini de ekleyerek beni yolladı. Tabi ben bu kabataslak tarif ile iş yapmayacak kadar olmuştum artık. Akşam gidip internetten harçsız pasaport mevzusunu araştırdım. Yeditepe Veraset ve Harçlar Vergi Dairesi Müdürlüğü isimli bir yere gitmem gerekiyordu. Bu yer de Cevizlibağ‘da Tramvay ve Metrobüs hatlarının duraklarından görülebilen Yeşil İş Merkezi (ismini tam hatırlayamadım ama binanın tepesinde Yeşil yazıyor zaten) içindeydi.

    Salı günü Campus France, beni arayarak statümün onaylandığını ve konsolosluğu arayarak randevu alabileceğimi söylediler. Çarşamba gübü belirtilen saatler arasında (14:30-16:30) konsolosluğu aradım ve randevu istedim. Cuma günü sabaha randevu verdiler. Bir hafta içinde başladığım vize işlemlerini bitirseydim, Türkiye’de Fransızların Türklerden daha hızlı çalıştığını düşünmeye başlayacaktım. Neyse ki pasaportumu alırken yaşadığım olaylardan dolayı vizeyi bir haftada alamadım.

    Nerde kalmıştık.. En son vize için Cuma sabahına randevu almıştım. 2 gün sonraya randevu alabileceğim hiç düşünmediğim için o güne kadar pasaport için acele etmiyordum. Dolayısıyla şirkette hızla çıkarak Cağaloğlu Emniyet Müdürlüğü‘ne gittim. Biliyorum Maslak’a daha yakın yerlerde de emniyet müdürlükleri vardır ama hem orayı biliyordum, arama ihtiyacı duymadan, çat diye gidebileceğim bir yerdi; hem de Cevizlibağ’da bir belge imzalatıp emniyet müdürlüğüne götürmem gerekiyordu. Cevizlibağ‘da ilgili birimi bulmam kolay oldu. Içeride elimdeki belge ile ilgilenebilecek birini aradım. Buldum. Konuşmaya çalıştım. Bir daha denedim. Üçüncü denemede bana cevap verdi. Kimliğimin ve öğrenci belgemin fotokopilerini istedi. Uçarak gittim fotokopileri çektim döndüm. Tekrar konuşmaya çalıştım. Belgeleri aldı. Beklememi söyledi. Bekledim. Sonra yapabileceğim bir şey olup olmadığını sordum. Daha Emniyet’e yetişecektim… Neyse sonra muhtemelen sigara içmeye çıkacağından dolayı belgeyi bana verdi. Bekleme salonunda müdür yardımıcısı odasına giren bir bayan görürsem, belgeyi ona imzalatmamı istedi. “Iyi” dedim. Bekledim. Kadın geldi. Odasına girdi. Toparlansın diye biraz bekledim. Sonra girdim, belgeyi uzattım. O arada bir şeyler de söyledim ama çok önemi yok şimdi. Yanındaki adama biraz sitem etti hanımefendi. Bu harçsız pasaport mevzusu da yeni çıkmış. Başlarına yeni iş açılmış. Iş olmasa oranın ne yapacağını düşündüm bir an. Sonra vazgeçtim. Belgeyi aldım, koşar adımlarla yürüyerek.. bazen de uçar adımlarla koşarak Eminönü Emniyet Müdürlüğü‘ne gittim. (Daha önce Cağaloğlu demiştim. Şu anda da isminin ne olduğundan emin olamıyorum. İstanbul Valiliği’nin yanındaki Emniyet Müdürlüğü işte).

    Emniyet Müdürlüğü’ne girişim saat 15:20 civarıydı. Oranın 17:00′da kapandığını duyunca bir sevindim. Belgelerim tamdı, pasaport bürosunda 3-5 kişi vardı ve oturuyorlardı. Memurlara yaklaştım ve yapmam gerekeni sordum. Bir kutuya 15 Kuruş atarak form ve zarf almam gerektiğini söylediler. Kutudan para üstü alınamayacağı için güzel bir yöntem olduğunu düşündüm. Cebimde kum gibi bozuk para vardı ve aralarından gereken 15 kuruşu bularak kutuya attım. Zarfımı aldım. Belgelerimin tam olduğunu söyledim. Yapmam gerekeni sordum tekrar. Parmak izimin alınıp alınmadığını sordum. Öyle bir şeyden haberim olmadığını söyledim. Beni yan odaya gönderdi. Yan odaya bir baktım, içeride 4-5 kişi sıra bekliyor. Iyi dedim. Sıraya yaklaştım. En öndeki arkadaş bana bakıp “bence hiç bekleme, bugün sana sıra gelmez” dedi. Kafa karışıklığı mesajı veren bir yüz ifadesi ile baktım arkadaşa. “neden” dedim. “Sırada yüz kişi var” dedi. Bir liste gösterdi. Kendisinin listed nerede olduğunu sordum. Bir önceki sayfanın ortalarında bir yeri gösterdi. Bir hayal kırıklığıyla pasaport bürosuna geri döndüm. Bana bu şekilde sıra gelmesinin akıl alacak bir şey olmadığını belirterek bu işi nasıl yapabileceğimi sordum güzelce. Memur Bey de güzelce cevapladı:

    -Pasaport başvurusunda parmak izi istemeyen yerler var hala. Mesela Beşiktaş, nerede oturuyorsun?

    -Kadıköy

    -Kadıköy’de de parmak izi alınmıyor. Oraya git en iyisi.

    -Evet. Oraya gitsem iyi olacak. Saat kaç oldu acaba? (Saatin 16:35 olduğunu görüp afalladım)

    -Bu saatte mümkün değil yetişemezsin. Yarın gidersin artık.

    -Ama Cuma sabahına vize randevum var, sabahtan gidersem akşam alabilir miyim acaba pasaportu?

    -Oranın komiseriyle görüşmen lazım artık.

    “iyi” dedim çıktım :).pasaport alamamıştım ama Cuma günü vize randevum vardı. Ayrıca Fransız Konsolosluğunun web sitesinde vize alabilmek için en az 1 yıl 3 ay geçerli bir pasaport gerektiği yazıyordu. Benim aldığım harçsız pasaport kağıdında ise 1 yıl süreli pasaporttan bahsediliyordu.

    Perşembe günü sabahtan Kadıköy Emniyet Müdürlüğü‘ne gittim. Hemen bir sıra numarası aldım. Hemen aldığım sıra numarası (sabahın 9:50’sinde) 120 numara idi. Bekle, bekle, bekle.. Bir şey yapmadan beklemek ne kadar iğrenç bir şey. Beklerken imzalattığım belgeyi oradaki memurlardan birine gösterdim. Iyi ki göstermişim. Benim gittiğim vergi dairesinin yetkili kişisinin imza sirküsü (sürkü müdür sirkü müdür.. ) gerektiğini söylediler. Hemen üst kata çıktım belgeyi gösterdim ve üst kattaki amir vergi dairesini arayarak imza s?rküsü istedi. Tekrar aşağı indim, sıramı bekliyorum falan.. Bana 30-35 kişi kalmışken tekrar yukarı çıktım. Daha önce gittiğim amirin odasına girdim ve ertesi sabah 8:30′da vize randevum olduğunu, vize için bu kadar erken bir tarihe randevu vereceklerini tahmin etmediğim için işlerin birbirine girdiğini, pasaportumu bugün akşama kadar alabilmem durumunda ne kadar mutlu olacağımı falan anlattım. Paralel anlamlı birkaç cümleyi art arda sıralayarak emire düşünme vakti bırakmamaya çalışıyordum. Sonunda amir bana “şimdi pasaport bir günde çıkar çıkmasına ama senin işin için birisinin koşturması lazım” dedi. Öyle bir cümleydi ki kafamda iki düşünce belirdi. Birinci, masumane düşünce “herkes pasaport istiyor, benimki için birinin koşturması olacak iş değil. Benden önce başvuranlardan bile daha önce pasaport almam demek, düpedüz haksızlık demek” idi. İkinci düşünce ise biraz şeytan işiydi: “Birinin benim işime koşturması demek, o kişiye küçük bir hediye almam anlamına gelir. Peki kime hediye alsam. Amire mi alsam, alt kattaki yetkiliye mi?? diye birazcık düşündüm. Sonra giderayak başımı derde sokmamak için bu olayı kafamdan sildim. Sonra 1 yıl 3 aylık pasaport mavzusunu açtım. 1 yıl için kağıdım olduğunu, fakat 3 aylık harcı kendim yatırabilip yatıramayacağımı sordum. Yatırabilirmişim. Indim aşağı, 3 aylık harç almıyorlarmış, 102 YTL bayılarak 6 aylık harç yatırdım.

    Sonunda sıra bana geldi, yine bütün belgelerim tamdı ve kısa sürede işlemimi bitirdim. Beni vezneye yönlendirdiler. Pasaport defter ücreti vermem gerekiyormuş. Harçsız pasaport aldığımı, defter ücretinden muaf olmam gerektiğini söyledim. Beni vezneye yönlendirdiler. Bir kez daha aynı şeyi söyledim, duymamış olabilecekleri için… Duymuşlar.. Beni vezneye yönlendirdiler.

    Defter ücreti için 81 YTL daha bayıldım…

    Pasaport alışım, vize randevusu, ve uçak bileti…

    <<<< Bölüm 1
    << Bölüm 2
    Bölüm 4 >>

    Bir Fransa Hikayesi (Bölüm 2)

    Bölüm 1 de anlattığım belge koşturma işleri Ekim ayının ilk haftasına kadar sürdü.. ya da Eylül’ün son haftası.. O kadar hızlı geçiyordu ki zaman, not almadığım için tarihlerin çoğunu unuttum.

    Chapter 2 – The Good Part

    Başvurma işlemini resmiyete dökmeden önce Fransa’daki öğretmenlerim ile yeni bir mail trafiği başlattım. Helene Vincent ve Cecilia Brunel, sağolsunlar hemen yanıtladılar maillerimi ve beni orada görmekten mutluluk duyacaklarını, mümkün olduğunca çabuk varmamı istediklerini söylediler. Böyle gaz veren mailer aldıktan sonra UAİK’dan aldığım belgeleri işleme sokmaya başladım.

    İlk belge Öğrenim Sözleşmesi(Learning Agreement) idi. Fransa’da alacağım dersleri ve bu derslerin kredilerini gösteren bir belge doldurmam gerekiyordu. Dersleri zaten 3-4 ay önce (ESIGELEC’ten David Lefée’nin yardımıyla) seçmiştim. Formu hızlıca doldurdum. Formun birinci sayfasının altında (*) ile belirtilmiş bir şey vardı: “Eğer gerekirse boş bir sayfa üzerinde devam edin”. Ben de 30 ECTS (European Credit Transfer System) dolduracak şekilde seçtiğim 18 tane dersi güzelce birinci sayfadan başlayarak yazdım. Sığmayan kısmını da temiz bir kağıt üzerinde yazmaya devam ettim. Bu şekilde Bilgisayar Mühendisliği’nde Tolga Ensari’ye imzalattım ve dökümanı dosyama koydum.

    Ikinci belge “öğrenci hareketliliği sözleşmesi” gibi bir şeydi. Burada bir sözleşme söz konusu. Efendim, gittiğim üniversitede şu şu şu haklarımın olacağını, şu şu şu şeyleri yapmayacağımı filan biliyorum.. tadında bir sözleşme işte. Bunu hızla imzaladım ve UAİK (Uluslararası İlişkiler Kurulu)’ya teslim ettim.

    Üçüncü belge Öğrenci Bilgi Formu isimli bir belgeydi. Bu da, adı üstünde benim hakkımda bilgi toplayan bir form. Gidiş tarihi, dönüş tarihi.. efendime söyleyeyim, bir sürü (yok ya o kadar da değil.. 1 sayfalık bir form işte..) bilgi isteyen bir form.

    Yapılacak dördüncü iş, Ziraat Bankası Beyazıt Şubesi’nden bir Euro hesabı açmaktı. Gittim, kimliğim ve öğrenci kimliğimin fotokopilerini vererek hızlıca bir Euro hesabı açtım. Oradaki arkadaş nasıl hızlı çalışıyorsa arada bana bir de YTL hesabı açıvermiş. Ziraat Bankası’nda bir anda 3 tane hesabım oluverdi. Şimdilik Ziraat Bankası ile işim bitmişti ama geri dönecektim, hissediyordum.

    Bu arada bütün bu işleri yaparken haftanın 3-3,5 günü Mynet’te mesaiye devam ettiğimi yazıdan anlayabiliyor musunuz? Bana anlaşılmıyor gibi geldi de, belirtmek istedim :).

    Bu tarafları hallettikten sonra sıra pasaport ve vizeye gelmişti. Tarih 10 Ekim olmuştu bile. Zaman öyle bir aleyhime geçiyordu ki, o zaman kadar hiç bu kadar kötü zamanlama yapmadığımı düşünmeye başlamıştım.

    Sonra pasaport maceraları ve şaşırtıcı bir vize alma deneyimi…

    << Bölüm 1
    Bölüm 3 >>
    Bölüm 4 >>>>

    Bir Fransa Hikayesi (Bölüm 1)

    Ve sonunda Fransa’dayım. Geçenlerde bloguma yazdığım 3. deneme senaryosu vardı. O senaryonun benzerini gerçekten yaşadım bu son denemede. Bu yazıyı tag lerin anlamlı olması amacıyla parçalayarak yazacağım.

    Chapter 1 – Last Erasmus Trial (the beginning)

    Daha önce hibelerin iptal olduğunu, bundan dolayı ben ve Burhan arkadaşımın gidemediğini falan anlatmıştım. Hibe verilecek kişi sayısı düşürülünce koca mühendislik fakültesinden sadece 2 kişi hibeli gönderilecek şekilde ayarlanmıştı. Gel gör ki Erasmus’a başvuran arkadaşlar arasında 3. sırada ben varmışım ki, ilk ve tek hibeli yedek öğrenci de bendim.

    Şimdi bu asil kazanan arkadaşlardan biri gitmekten vazgeçince otomatik olarak ben giden olmuşum.. ama haberim yok.. facebook‘ta, o zamanlar tanımadığım bir arkadaş, benim adımın Erasmus ile gidecek öğrenciler listesinde gördüğünü söyledi. Bunun üzerine hareketlenerek son Erasmus saldırısını yapmaya karar verdim.

    O zamanlar Mynet‘te çalıştığım için okula gitmeye vaktim olmuyordu. Dolayısıyla okulum dahilindeki birçok resmi kurumun ve öğretmenin telefon numaralarını öğrendim. Rehbere bakıp öğrenme gibi düşünmeyin! O numaraları alana kadar kaç tel saçım beyazladı da sonra o beyazlayanları kestim..

    Telefon numaraları vardı, hemen hemen her gün sırayla bütün hocaları telefon sorgusundan geçiriyordum. 3-4 gün kadar telefonda oyalandıktan sonra baktım işler o şekilde yürümüyor işe el atmaya karar verdim. (Mynet’e Erasmus ayağına işten ayrılabileceğimi haber vermem de bu tarihe dayanıyor.. ben diyeyim 23 Eylül.. evet o civarlar işte..)

    Ilk önce Beyazıt kampüsündeki Uluslararası İlişkiler Kurulu(UAİK)‘nu bir ziyaret ettim. Benim adımın hibeli gidecek öğrenci listesinde olmadığını söylediler. Ee? Dedim? Ne ayak bu şimdi? Mühendislik git diyor.. UAİK yok diyor.. kalktım Mühendisliğe gittim. Yok ya gitmedim. Mühedislik fakültesi Erasmus koordinatörünün(Yıldız Altınok) telefon numarasını buldum. Kendisiyle olumlu bir görüşmenin ardından bizim fakülteden hibeli gitmeye hak kazanan öğrencilerin isimlerini ve telefon numaralarını aldım.

    Sonra tekrar UAİK‘ya gittim. Gitmekten vazgeçen öğrenci kimdir diye sordum. Bu soruyu başta gerçekten öyle sordum. Cevap alamadım. Sonra başka şekillerde sordum.. sonunda bir şekilde cevabı aldım, nasıl olduğunu ben de anlamadım. Arkadaşın telefon numarası hazır bende varken hemen aradım. Kendisinin bir feragat formu göndermesi gerekiyormuş, onu göndermesini rica ettim. Arkadaş hızlı çıktı, “gönderdim” dedi. Aradan 3-5 gün geçti, fakülteyi zırp pırt arıyorum falan (hala çalıştığım için gidip kapılarını aşındıramıyorum, telefon hatlarını meşgul ediyorum).. sonra bu arkadaşın feragat formunun fakülteye ulaşamadığını öğrendim. Arkadaş sağolsun (gerçi kendisi için mi yaptı tüm bunları bilmiyorum, benim için yapmamıştır herhalde) tekrar göndermiş belgeyi. Bu sefer kargoya vermiş. Belge geldi. Fakat kimse önemsemiyor gibi geldi bu belgeyi. Arkadaş Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümündeydi, o bölümün Erasmus yetkilisini aramaya başladım. Okulda bulunduğum süre boyunca kendisini ne yazık ki göremedim. Olayın sonunda o belgeyi kimin imzaladığını da öğrenemedim. Neyse.

    (bu arada ben bu yazıyı Erasmus programına başvuranlara faydası olabilir diye yazıyorum.. buraya kadar okuduyanız ve hala “yav bu ne iş Erasmus falan, bu çocuk da amma hikaye anlatmış” diyorsanız, lütfen okumayın :) sizin için daha güzel hikayelerim gelecek çok yakında. Ben Erasmus tarafına devam ediyorum)

    Feragat eden arkadaşın belgesi mühendislik fakültesine geldi (içime doğdu evet) sonra Yıldız Altınok‘u arayarak mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde imza sürecinden çıkarabilmemizi rica ettim. Yani ona benzer bir şey rica ettim. Sağolsun Yıldız Hanım çok ilgilendi benimle. Sonra imzaladı belgeyi ve öğrenci işlerine gönderdi. Belgenin ardından ben de öğrenci işlerine gittim. Oradaki (daha önce onların insan olmadıklarını yazmıştım.. bir yere yazmıştım işte..) çalışan şeylere, bu belgeyi ışık hızı ile Beyazıt’a yetiştirmem gerektiğini, dolayısıyla yazı hazır olduğunda bana vermelerinin mümkün olup olmadığını sordum. Yazının hazırlanması uzun sürermiş, şimdi gidip onları rahat bırakmalıymışım.. şansımı birazcık zorladım.. kağıt onların elinde… tutup yırtarlarsa benim iş 2 hafta daha uzar.. Böyle bir riski göze alamadığımdan iyi geçinmeye çalışarak çıktım odadan.

    Yine sağolsunlar beni 1 hafta bekletmediler, 2 gün sonra Beyazıt’taydı belge. Gittim Beyazıt’a… Evet hibeli arkadaş feragat etmişti ama “feragat eden şahsın yerine Çağdaş Korkut” hibeli olarak gidecektir şeklinde bir yazı gönderilmemişti mühendislik fakültesinden. Ben bunları niye biliyorum ya?? Öff.. neyse. Tekrar mühendislik fakültesine gittim ve Yıldız Hanım ile oturduk o yazıyı yazdık. Çıktısını aldık, Yıldız Hanım imzaladı ve yazıyı öğrenci işlerine gönderdi. Sonra aradı öğrenci işlerini ve benim oraya gidip belgeyi alacağımı söyledi. Öğrenci işlerindeki balık hafızalı “şey”ler ben 47 saniye sonra oraya gittiğimde orada bulunmamam gerektiği konusunda hemfikirmiş gibi beni tersleyerek bir an önce beni çıkmaya zorladılar. Ben belge olsun da götüreyim dedikçe onlar ben çıkmadan belgenin hazırlanamayacağını söylediler. Neyse. Çıktım.

    O gün Cuma olduğu için böyle bir aceleci tavrım vardı ve yine sağolsunlar belgeyi Beyazıt’a göndermişler ve öğleden sonra ben de UAİK’ya giderek resmi olarak Erasmus’a başvurmuş oldum. Pardon ya, resmi değil :) söz ile başvurmuş oldum. Götüreceğim belgeleri falan belirledik.. Hesap açmam gerektiği falan söylendi ki ben bunları ta Mayıs ayında girdiğim Erasmus toplantısından zaten biliyordum. Yine de bilgilerimi tazelemek amacıyla dinledim.

    Sonra büyük koşturmaca başladı…

    Bölüm 2 >>
    Bölüm 3 >>>>
    Bölüm 4 >>>>>>